5 Eylül 2010 Pazar
kahve telvesinde hayaller
Gökyüzüne bakıyormuşum bir yıldız yağmuru üzerimde
Birden koca bir yıldız kaymış semadan
Bir dilek tutmuşum içimden
Tatlı bir ördek geziniyormuş yanımda
Evlilik demekmiş ama
Şu halde çok uzak bana
Evimi kuruyormuşum
İşte dönüşüm başlamış gidiyormuş
Her şey olmak üzereymiş
İçim ferahmış, önüm aydınlık
Minik minik kısmetler
Bir de büyük kısmetim
Bekliyorum fallarla hayatımı yola koymayı
3 Eylül 2010 Cuma
Semerkant Elyazması'ndan bir alıntı:
"Üç arkadaş, İran'ın yüksek yaylalarında geziniyordu. Karşılarına bir pars çıktı. Yeryüzünün en vahşi yaratığı idi.
"Pars üç adama uzun uzun baktı ve onlara doğru koşmaya başladı. Birincisi, en yaşlı, en zengin, en güçlü olanıydı. Haykırdı: 'Bu yörelerin efendisi benim, bana ait toprakları bir hayvanın altüst etmesine asla izin vermem.' Yanındaki iki av köpeğini parsın üzerine saldı. Köpekler parsı ısırdılar, ama bu onu daha güçlü kıldı. İki köpeği de öldürdü ve sahiplerine saldırdı, karnını deşti."
"Nizamülmülk'ün kısmetine düşen buydu.
"İkincisi kendi kendine: 'Ben bir bilim adamıyım, herkes beni sayar, neden kaderimi bir parsla köpeklere terk edeyim?' dedi, arkasını dönerek savaşın sonucunu beklemeden kaçıp gitti. O günden beri bir mağaradan diğerine, bir kulübeden diğerine, pars onu izliyor inancı ile dolaşıp duruyor.
"Ömer Hayyam'ın kısmetine düşen buydu.
"Üçüncüsü bir iman adamıydı. Parsa ellerini açarak yaklaştı, gözleri hükmediyor, ağzı laf yapıyordu: 'Bu topraklara hoş geldin. Arkadaşlarım benden zengindi, onları soydun; benden gururluydu, başlarını eğdirdin' dedi. Hayvan dinliyordu. Büyülenmiş, yola gelmiş gibiydi. Üçüncü adam onu evcilleştirmeyi becerdi. O günden sonra hiçbir pars ona yaklaşamadı, insanlar da uzak durdu."
Semerkant Elyazması şu sonuca varıyor: "Karışıklıklar başlamaya görsün, kimse durduramaz, kimse kaçamaz, bazıları da yararlanmanın yollarını arar. Hasan Sabbah, yeryüzündeki vahşeti evcilleştirmeyi herkesten iyi becermiştir. Kendi minicik diyarı Alamut'a sığınmak için, çevresine korku salmıştır."
amin maalouf-semerkant
26 Ağustos 2010 Perşembe
Yıldızlarla dolu bir gece vardı
Yıldızlara baktım bu gece
ama öyle siliklerdi ki
Ne kıpırtılarını gördüm, ne de bir heyecan duydum
Oysa öyle bir gece yaşamıştım ki yeryüzünde cennetin vücut bulduğu
O kadar yakındım ki o yıldızlara
Uzattım ellerimi dokunucakmış gibiydim
Ne kadar geride kalsa da herşey
Uzak hatıralara dönüşse de
Bir an hatırlıyorum, kalbimin patlayacakmış gibi çarptığı
Yıldızların içime işlediği bir gece
Aynı göğün altında uyuduğumuz
Çocuklar gibi şen, dalga seslerini dinleyerek iç çektiğimiz bir gece
Çok oluyorum biliyorum ama
Yine kalbimin attığını hissetmek istiyorum, aynı olmasa bile yakınından geçen.
17 Ağustos 2010 Salı
özledim
Küçük bir kızken çamurla oynardım bahçede
Toprağı yoğurup ona şekil verirdim
Sonra ellerime bakardım uzun uzun kıpırdamadan
Adana’nın sıcak yazında çamur elimde kururdu
Tenimi gerişini hissederdim
İşte tam da o hissi özledim
Mısır saçaklarından saç yapardık el yapımı bebeklerimize
Buram buram kokardı
Pırıl pırıl parlardı hem de
O zaman farketmezdim ama severmişim o kokuyu
İşte tam da o kokuyu özledim
Kartonları kesip binalar yapardık
Boyardık onları
Kaleler, kuleler, saraylar
Gerçekten o saraylarda yaşadığımı hayal ederdim
Gerçek bir prensesmişim gibi hissederek
Tekrar bir prenses gibi hissetmeyi özledim.
9 Ağustos 2010 Pazartesi
Dünya Tarihi içinde...

Abdülzeyyat rüyasında kendisini tıpkı o hayalet gibi "Dünya Tarihi" içinde, ama aç bir kitap kurdu olarak gördü. Daha ilk sayfanın üzerinde, iri puntolu, "yasak meyva" kelimesini ısırarak yemeye başladı. İkinci sayfada, "düşüşün azabı"nı tattı. "Mesih'in eti"ni yedi, "O'nun kanı"nın lezzetine vardı. "Veba"yı, "Savaşlar"ı, "Felaketler"i ve daha bir nicesini geçtikten sonra son sayfaya geldi. Bir sapiens olarak artık kozasını örebilirdi. Kozanın içindeki Minerva'nın karanlığında kurtuluşunu bekledi. Zaman geldiğinde, tattığı her güzellikle kanatları süslü bir kelebek olarak karanlıktan ışığa çıktı; artık cennete uçabilirdi.
İhsan Oktay Anar-Efrasiyab'ın Hikayeleri
6 Ağustos 2010 Cuma
21 Temmuz 2010 Çarşamba
Kirlendik gitti
Ben çocukken sahilde deniz kabukları olurdu boy boy, şekil şekil…
Döne döne gülerek toplardık en değişik olanlarını babamla
Artık hiç görmüyorum Mersin’de
Kuruttuk galiba denizleri
Kumsalda artık çekirdek kabukları, plastik köpükler, naylon poşetler var
Sularda gemi atıkları
Ruhumuz gibi kirli deniz burada
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Bu Blogda Ara da Bul :)
Her hakkı saklıdır!!!
5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu 81. Maddesi gereği bu blogdaki eserlerin tamamının telif hakları yazara aittir. Herhangi bir şekilde "alıntı olduğu ve hangi yazara ait olduğu" belirtilmeden ve yazarın blogundan link vermeden kullanmak suçtur.


